İlginizi Çekebilir



Necati ALODALI


SABIR

Sabır, Cenabı Hakkın insanlara cüz’i olarak bahşettiği sıfatlarından ve esma-i ilahiden mübarek bir isimdir.


Sabır, “beklenmedik olaylar karşısında veya başına istemediği bir şeylerin gelmesi durumunda bunlara tahammül etmesi, tedirgin olup paniğe kapılmamasıdır”.
Sabır, dinin övdüğü, teşvik ettiği ahlâki bir sıfat, ruhi bir kemâldir.
Sabır, insanın günahlardan korunma mekanizmasıdır. 
Sabır, insan için bir erdemdir, fazilettir.
Sabır, acıya ve zorluğa katlanmak; insanın iyi karşılamadığı veya sevmediği, istemediği hallere telaş göstermeden karşı durması, bir musibet veya belaya uğradığında feryad-ı figan etmeden sonunu bekleyip tahammülle katlanmasıdır.

İmamı Gazali, sabrı, “Dini yaşayan kimsenin nefsanî arzu ve isteklerine karşı koymasıdır” diye tarif eder.
Sabır, çaresizliğin çaresi, zorlukların anahtarıdır. Sabır, insanın yapması yasaklanan şeylerden uzak durmasıdır. Sıkıntılara, dertlere, acılara ve belâlara sabreden sonunda huzur ve mutluluğa ulaşır. İnsanın iman etmesi, imanını koruyabilmesi ve hüsnü hatimesi de sabırla mümkündür.

Üstad Necip Fazıl, sabrı:
        “Sabır incecik sırat,
        Murat içinde murat,    
        Sabır Hakk’a tevekkül;
        Sabır Hakk’a itimat!”  … diye tarif eder.

Sabır her şeyin başıdır. İslâm’ın başı sabır, imanın başı sabır, salih amellerin başı sabırdır. Kötülüklerden korunmanın başı nefis ile mücadele edip sabretmektir. Sabırsız kimsede ne iman, ne salih amel kalır.

Rasulullah S.A.V. efendimiz şöyle buyurur:  “Sabır imanın yarısıdır.”
Çünkü iman, sabır ve şükürden meydana gelen bir mahiyet arz eder. Ayeti Kerimede “Bunlarda çokça sabreden ve şükreden herkes için dersler vardır” (İbrahim, 5) buyrulmaktadır.

Hemen her dönemde, müminleri imanından döndürmek için müşrikler veya başka dinden olanlar türlü eza ve cefa yapmalarına rağmen hiç birisini sabırları sayesinde hak bildikleri yoldan döndürememişlerdir. Ashabı kiramdan Bilal-i Habeşi, Ammar’ın babası Yasir ve Sümeyye’ye yapılmadık eza ve cefa kalmamış, fakat bunlar sabır ve tahammül ile hak bildikleri yoldan yüz çevirmemiş, birçoğu şahadet şerbetini içmiştir.

Peygamberlerin tamamı sabırda da zirve insanlar olarak ümmetlerine örnek olmuşlardır. “Sabır Çağlayanı” olarak mümtaz bir yeri olan Hz. Eyyub (A.S.) Cenabı Allah tarafından en ağır imtihanlara tabi tutulmuş; hepsini rıza, tevekkül ve sabırla karşılamıştır.
Hz. Eyyub; sürü sürü hayvanları, bağları-bahçeleri ve binlerce insan çalışan büyük çiftlikleri olan servet sahibi bir kimse idi. Fakat malı, evladı ve bedeni ile imtihan edildi. Sürüleri sel ile telef oldu, ekinlerini rüzgâr kavurdu. Bu durum kendisine haber verildiğinde: 
“O malı-mülkü bana Rabbim vermişti, şimdi de aldı” dedi, hamd ve şükürde bulundu. Eyyub (A.S.)’ın evinin zelzele ile yıkıldığı ve çocuklarının öldüğü bildirildiğinde ise:
“Evlatlarım bana bir emanet idi, Rabbime niçin incineyim? O’na hamd ederim” demiştir. Bunlardan sonra Cenabı Allah Eyyub (A.S)’ın vücuduna hastalık verdi. Yedi yıl dert ve belâ içinde kalan Eyyub (A.S.) halinden hiç şikâyetçi olmadı. İlâhi takdire rıza gösterdi. Ayeti kerimede “Biz onu (belâlara) hakikaten sabırlı bulduk, o ne güzel kuldu” (Sa’d-44) buyrulmaktadır. Sabır çağlayanı Hz.Eyyub’u bu sabırları sonunda Allah’u Teâlâ yeniden sağlığına kavuşturdu, yeniden çok sayıda evlat ve mal ihsan etti.
Büyüklerin sabrı büyük, karşılığında verilen ecir ve ihsan da çok büyük olmaktadır.

Sabır üç kısımdır:
Birincisi, insanın kötülüğü emreden nefsine, kötü arkadaşlarına ve şeytana karşı kendisini masiyetlerden çekip sabretmesidir. 

İkincisi, insanın duçar olduğu dert, bela ve musibetlere karşı sabretmesidir. Ekseriyetle sabır denince bu sabır anlaşılmaktadır. 

Tarihin her döneminde müminler, çeşitli kötülüklere ve işkencelere maruz kalmışlardır. İşte, sabır ve Allah’a sığınma en çok böyle zamanlarda gerekmektedir. 

Sevgili Peygamberimiz (A.S.) ve ilk Müslümanların yapılan kötülüklere nasıl sabır ve tahammül gösterdikleri de bilinmektedir. 

Firavun inananlara eziyet ettikçe Hz. Musa ve kavmi “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür” (Araf-126) diye dua etmişlerdir. 

Nemrut tarafından ateşe atılan Hz. İbrahim’in teslimiyet ve sabrı O yüce dost tarafından ateşi gülistana çevirtmiştir. O’na dost isen, O’ndan gayrisi sana düşman olsa yine bir şey yapamaz:
“Ateş yakar, su boğar
Derler ya, ne masal şey?
İbrahim’i neden yakmaz
Musa niçin boğulmaz?
   Rabbine dostsan eğer;
   Boğmaz ab, yakmaz nar,
   Yol olur bahr-i ahmer,
   Od, olur sana gülzar”…

Sabrın üçüncü kısmı ise; hayır işlemekte ve ibadetlerde sabırdır. Okumak, ilim öğrenmek ve ibadetlerde bir takım zorluklar ve sıkıntılar olabilir. Tembellikten ve üşengeçlikten dolayı Namaz gibi ibadetlerin bir kısmı zor gelebilir. Uzun ve sıcak yaz günlerinde oruç tutmak nefse ağır gelebilir. Mal mülk sevgisi ve cimrilikten dolayı sadaka ve zekât vermek zor gelebilir. Bunların sıkıntılarına katlanmak ve sabır göstererek eksiksiz yerine getirmek insanı felakete düşmekten ve hüsrandan kurtarır, cehennem ateşinden korur.

Sabırlı kişi bahtiyar bir kimsedir. Çünkü Allah Teâlâ onunla birliktedir: “Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.” (Bakara-153)  
Sabır, akıl ve iman gücüne sahip olduğundan dolayı sadece insana mahsus bir haslettir. İnsan, haramdan sakınıp nefsin kötü istek ve arzularına uymazsa ve geçici lezzetlerden yüz çevirirse sabır nimetine kavuşmuş olur.

Eskiler bir sıkıntı veya musibet anında teslimiyetleri gereği büyük bir sabır ve tevekkül halinde sofiyane bir tabirle “Bu da geçer ya Hu” derlerdi. Yine, acı ve belalar karşısında da sükûnetlerini muhafaza ederek “Gam çekme, Allah dest-girdir” (yardımcı, destek olan, elden tutan) diyerek teselli bulurlardı. Çünkü biliyorlardı;
“Sabır ile koruğun pekmez olacağını”,biliyorlardı:
“Baran-ı belânın(belâ yağmurunun) sabırla rahmete dönüşeceğini,” biliyorlardı:
“Sabreden dervişin, muradına ereceğini,” biliyorlardı:
“Sabrın sonunun selâmet olduğunu, biliyorlardı:
 “İstemediğine sabır etmeyince istediğine kavuşamayacağını, biliyorlardı ki, bunun için “Bu da geçer ya Hu”  diyorlardı.

Hz. Ali: “Sabrın imandaki yeri, başın bedendeki yeri gibidir. Başı olmayanın bedeni de olmayacağı gibi sabrı olmayanın imanı da olmaz” buyurmuştur,
 
Musibet anında sabretmeyip feryadı figan etmek ve ikaz üzerine sabra yönelmek, musibetle ilk karşılaşıldığı andaki sabır kadar makbul ve ecri çok olmamaktadır. Bu konudaki bir hadis-i şerifte Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasulullah S.A.V, (ölen) çocuğu için ağlamakta olan bir kadına rastlamıştı.     
-"Allah'tan kork ve sabret!" buyurdu: 
Kadın (ızdırabından kendisine hitap edenin kim olduğuna bile bakmadan): 
-Geç git; zira benim başıma gelen musibet senin başına gelmemiştir, dedi. Rasulullah (A.S.) uzaklaşınca, kadına: 
-"Bu Rasulullah idi!'' dediler. 
Bunun üzerine, kadın çocuğunun ölümü kadar da söylediği sözden dolayı utanıp üzüldü. Özür dilemek için doğru Peygamberimizin huzuruna çıktı ve:
-Ey Allah’ın Resulü, (o yakışıksız sözü) sizi tanımadan sarf ettim (bağışlayın!)" dedi. 
Peygamber Efendimiz:
-"Makbul sabır, musibetle karşılaştığın ilk andakidir" buyurdu." 

Musibetin diğer bir ilacı, sabırsızlığın düşmanı sevindirip dostu üzdüğünü, Rabbini kızdırıp şeytanı sevindirdiğini bilmektir. Sabreder ve ölçülü giderse şeytanı çatlatır, onu eli boş döndürür. Rabbini hoşnut eder, dostlarını sevindirir.

Musibetlerin bir başka ilacı ise; bu bela ve sıkıntıyı verenin merhametlilerin en merhametlisi olduğunu bilmek; yüce Allah’ın belâyı, azap vermek ve süründürmek için göndermediğini bilmektir. 

Rasulullah (S.A.V)'in kızı Zeynep, babasına birisini göndererek: 
-"Oğlum ölmek üzere, son nefesini verirken yanında hazır olur musun'' diye rica etti. Rasulullah adamı geri çevirirken: 
-"Selâmımı söyle ve şunu hatırlat: Veren de alan da Allah'tır. Her şeyin O'nun yanında muayyen bir eceli vardır. Sabretsin ve Allah'ın (sabredenlere vereceği) mükâfatı düşünsün!''
“Kendilerine musibet geldiği zaman sabreden ve –biz Allah’ınız(kullarıyız) ve O’na döneceğiz- diyenleri (Allah’ın büyük mükâfatı ile müjdele” (Bakara-155)

Bu konudaki bir hadisi şerifi nakleden Ebu Musa (r.a) anlatıyor:
 Rasulullah (A.S.) buyurdular ki: 
-"İşittiği şeyin verdiği ezaya aziz ve celil olan Allah'tan daha sabırlı kimse yoktur. Çünkü O'na şirk koşulur, evlatlar nispet edilir. O, yine de onlara afiyet ve rızık vermeye devam eder."

 İnsana bunca nimet veren Allah’ın bizlerden istediği hakkıyla kulluktur. Kulluğun özü ve gayesi de sabır ve şükür ile Allah’ın rızasını kazanmaktır. 
Bir kulda: 
Eğer gaye Allah ile beraberlikse:“Allah sabredenlerle beraberdir”(Bakara-249)
Eğer gaye Allah’ın sevgisi ise: “Allah sabredenleri sever” (Al-i İmran-146)
Eğer gaye Allah’ın yardımı ise: “Allah’ın yardımı sabredenlerle beraberdir” (Mümin-55)
Eğer gaye Allah’ın mükâfatı ise: “Sabredenlerin mükâfatı ölçüsüz ve hesapsızdır” (Zümer-10)
Eğer gaye Allah’ın Cenneti ise; “Sabredenler cennetin en yüksek dereceleri ile mükâfatlandırılırlar”(Furkan-75)

Sabır, sahibi için kurtuluş sebebidir: “Ey iman edenler! Sabredin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun, cihada hazır bulunun, Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa nail olasınız”(Al-i İmran-200)
Hadis-i şerifte Rasulullah S.A.V. efendimiz şöyle buyurur: “Allah bir topluluğu sevdiğinde onlara bela ve sıkıntı verir. Rıza gösteren O’nun rızasını, öfkelenen de hoşnutsuzluğunu kazanır. Sabırsızlık gösteren de sabırsızlık görür.”
Hz. Ömer, “Elde ettiğimiz en hayırlı yaşantı, sabırla ulaştıklarımızdır” demiştir. Gerek dünya, gerekse ahiret lezzet ve nimetleri, her ikisinde de elde edilen başarı ve zaferler ancak sabır köprüsünden geçen kimselere nasip olur. Aynen, cennete ulaşabilmek için sırat köprüsünden geçmek gerektiği gibi dünya ve ahiret saadetine ulaşmak için de sabır köprüsünden geçmek gerekir.

    İnsan, dünyanın sıkıntı ve kötülüklerinden korunarak gerçek huzura ancak İslâm’a teslim olmakla kavuşur. Çünkü Ebu’l-Vefa (k.s.)’un buyurduğu gibi,
    “İslâmiyet’in içinde hiçbir kötülük yoktur, İslâmiyet’in dışında da hiçbir iyilik yoktur”.
 Onun için zımnen Müslüman olup ta İslâm’la hâlâ müşerref olamayanlara, İslâm’ı benliğinin her zerresinde yaşamaya gayret etmeyenlere Ebu Türab (r.a.)’in ikazını tekrar ederiz:
    Ya İslâm’da erirsin,
    Ya inkârda çürürsün
    Yol mezarda bitmiyor  
    Girdiğinde görürsün

    Ya Rabbi! Bizleri sabredenler zümresine dâhil et ve bizleri Müslümanlar olarak hüsnü hatimeye kavuşanlardan eyle!